Göle Web Sitesi

© BeKa  

  Hele sen Göle'nin neyini gördün...

Kültürel Yapı

Asya içlerinden ve Kafkaslardan sürüp gelen göçlerin ardı arkası kesilmiyordu. Binlerce yıl sürüp gelen bu göçlerin geçtiği yer, Göle ovası ve dolaylarıydı. Bu yüzden Kuzey Doğu Anadolu bölgesi ve özellikle Kars Göle yöreleri göçüp gelen bu göçlerin zamanla konaklayıp kaldığı ya da geçit olarak geçip gittiği bölgeler oldu.

Bundan dolayı, Göle ovası ve çevre yöreler sürekli olarak değişik ulusların kültürleriyle beslendi. Bu yöreye gelip geçen göçlerin gelenek, görenek, dil ve inançları sürekli kaynaşıp karıştı. Deyim yerindeyse harman oldu, harmanlaştı. Harmanlaşan bu kültürler, bir yandan birbirlerini yok ederken, diğer bir yandan da birbirlerini zenginleştirip geliştirdi. Güzel olan, iyi olan, halkın beğenisini kazanan kalıcı oldu. Halkın bellek sınavından geçenler günümüze ulaştı. Ya geçmeyenler ise silinip gitti.

Bugün bile Göle yöresinde birbirini tamamlayan nice güzel değerler vardır. Bu değerlerin biri de yöresel türkülerdir.

Türküler, bilindiği gibi, başlangıçta bir kişinin ağzından çıkar. O kişinin yüreğinin sesidir. Ama bu türküyü halk severse, benimserse, bu türkü halk dilinde kabul gördüğü zaman, Toplumun sesine dönüşür. Giderek toplumun malı olur.

Türküler zaman içinde, vardıkları yerlere göre değişikliklere uğrasalar da , yerel konumlarını bir ölçüde korurlar. İşte »Celal Oğlan« ağıtını örnek olarak gösterebiliriz.

Yurdun değişik yerlerinde birkaç ayrı varyant halinde söylenen »Celal Oğlan« ağıtı, Göle yöresinde Celal Oğlan’ın bacısının yaktığı bir ağıt şekline dönüşür. Üstelik daha uzunca, daha içli ve yanıktır.

Türküleri kendi havalarıyla söylemek kadar, onları derlemek, yaşatmak, kitlelere ulaştırmak da önemlidir.

Yaprak dalında güzel, insan yurdunda...

Kültür demeden önce, türkü demeden önce, özlemlerimi dile getirmek istiyordum. Benim özlemlerim nasıl yazılır. Gelin hep birlikte görelim.

Göle halkı anadan doğma gurbetçidir. Bu gurbet olayını türkülerde bulmak kadar doğal bir şey olamaz. Türküler Göle ovasının rüzgarıdır. Bu rüzgar alır sesimizi götürür ta uzaklara. Öyle bir götürür ki, gittiği yerlerde biz bile kendi sesimizi tanımaz oluruz.

Ben, Göle ovasının doğal güzellikleri arasında büyüdüm. Gurbetçi olduğumuzdan dolayı göçtüm. Göçtüğüm topraklarda yaşantımı sürdürürken, hep Göle’yi aradım. Özlemlerim tümüyle Göle ovasınaydı.

Neydi beni oralara sıkıca bağlayan. Deyin bakalım dostlar, nasıl unuturum, Göle ovasının ortasında bulunan köyümü. Mayıs ayında açan bin bir renkli çiçekleri. O köy havasını, soğuk suyunu, kazları, tavukları, hindileri, ördekleri, Kızılgedik Dağına sığınmış yaylaları, Yasamal Dağındaki Zemzem Yaylasını. Canibey Yaylasını, Acısuyunu, kışın giyilen tiftik çorabını ve tiftik papağını, tiftik eldiven ile tiftik atkıyı üşüdükçe arıyorum. Dört tekerli arabam karlı yolda kalınca. Zanka’yı gözlerimin önünden öteye itemiyorum.

Bütün dertlere deva olduğunu söylüyordu anam. Kekik kokulu mor ineğin sütünü, Sütün üstündeki kaymağı, tere yağını, yoğurdunu ayranını, lorunu çumayı, kaşar peynirini Kars balını, göyermiş çeçil peynirini, Pağacı, keteyi, katmeri, feselliyi, bişiyi, mafişi, kesme aşını, kaz etini, kavurmayı, hediği, özlememek elde mi?

Tarlalarda toplayıp yediğimiz, Kobuğu, mediği, yemliği, addolu kımıyı, kımı turşusunu, dırşoyu, tel pancarını, yarpuzu, çiğeleği, (yaban çileği), böğürtleni ve daha saymayı unuttuğu nice nice güzellikleri, rüyalarda bile göremez oldum.

Ocak başı sohbetlerini, Aşıkların gelip meydan aldığı odaları, bayram günlerini, düğünleri, halayları, yeşil çayırlarda müjde yastığı getirmek için yarışan atlıları. Al-yeşil duvaklı gelin alaylarını, artık türkülerin içinde buluyorum. Çünkü ben gurbet çocuğuyum. Bu saydıklarım benimle bu ellere gelmediler. Onlar, o toprakların üstünde kaldı. Bu gurbet ellerinde, beni hiç mi hiç bırakmayan dostlarımda vardı. Bunlar türkülerdi. Türküler her nereye gittimse benimle beraber geldiler. Canlarım benim. Dostlarım benim. Şimdi, sizleri yazmak istiyorum. Bundan sonra ki bölüme.

Göle yöresinde, söylenceler, destanlar, masallar, ağıtlar, ninniler, maniler, halay türküleri, aşk türküleri, lirik türküler, kendilerine özgü yöntemleriyle soframa otururlar.

Köroğlu’nun yedi kol destanları, Kiziroğlu’nun, Köroğlu’yla olan kavgası, Köroğlu’nun çobanla olan »Namın yürüsün Köroğlu« ata sözünü içiren hikaye. Mihrali Bey Destanı’nı anımsarken, Yemen türkülerine ses vermeden geçemiyorum.

Hemene de benim beyim hemene
Mihrali Bey endi m’ola Yemen'e
Çadırların kurdu m’ola çimene

Ünlü aşıkların muammalı atışmaları ve anlatıları hep yanımda. Hep benimle.

Göle yöresinin en yaygın oyun türlerinden biri de halaylardır. Halaylar; elele tutularak, yanyana dizilerek, Kadınlı erkekli karışık oynanır. »Deme-çevirme« adıyla anılan çift sesli türküler eşliğinde oynanılır. Bu türküler ezgi bakamından çokça zengindir. Söz olarak, sürekli tekrardan oluşanları da vardır.

Kültür bölümüne aldığım türkülerin söyleniş ezgileri, makamları tarafımdan biliniyor. Gönül isterdi ki, burada notalarıyla birlikte yayınlansın. Ama, şimdilik bu olanak elimizde olmadığı için, sözlerini vermekle yetineceğiz.

Kimi türkülerin, hangi olaylardan nasıl doğduğunu yazmak isterdim. Bunu da sonra ki zamana bıraktım. Yüz yıllardır halkın dilinden süzülüp gelen türküleri yıllar önce derlemeye başlamıştım.

Derlediğim bu türkülerin 43 tanesini Allıturna dergisinin değişik sayılarında 1989 yılında yayımladım. Daha sonra, aynı derginin 27. sayınında, (Köroğlu özel sayısı), Kars-Göle varyantını yayımladım. Şimdi ise elimde yüzlerce Göle yöresine ait türküler vardır. Bunların içinden seçtiklerimi bu siteye aktarıyorum. Bu türküler, yukarıda sözü edilen dergide yayımlanmıştır.

Gelin Dağı Söylencesi

Derler ki, Zaman o zaman bir gelin alayı iki dağ arası olan geçit üstünde geçiyormuş. Bu iki dağ, Kızılgedik Dağı ile adı geçen Gelin Dağı. »Eski adını bilmiyorum.«

Gelin sevdiği delikanlıdan ayrılmış üç kadınla evli olan birine dördüncü kadın olarak gidiyor. Gittiği kapı, bey kapısı da olsa gönül ferman dinlemez. Samanlık seyran der de kendi sevdiğini arar. Dağın yamacında bir çoban. Sürüleri güdüyor. Çoban, sürünün üst yanında oturmuş kaval çalıyor. Üç koyun, köpeği ise, çobanın önüne yatmış kaval dinliyor. Sürü üç bölük. Birinci bölük su kıyısına inmiş. İkinci bölük daha suya ulaşmamış. Üçüncü bölük ise kayanın gölgesine çekilmiş.

İki dağın arasında gelin alayı. Gelin, atın üstünde duvağıyla, önünde ve yanında atlılar Çeyiz taşıyan arabalar. Daha neler neler.

Gelin, çobanın çaldığı kavalı duymaya başlayınca duygulanıyor. İki kınalı elini mor valanın altından çıkararak Allaha yalvarır. İki gözü iki çeşme:

»Allahım İki dağ arasındayım. Sana sığınıyorum. Eğer benim kaderim sevdiğimden ayrılmaksa, kabul. Ama bir zalime dördüncü kadın olmaksa kabul demiyorum. İki dağın arasında taş olmayı diliyorum.«

Diyenler böyle diyor. Bu gelinin duası o anda kabul olur. O iki dağın arasında canlı olarak ne varsa hepsi taş kesilir. O gün bugündür. Kızılgedik dağının karşısında ki dağa gelin dağı diyorlar.

Anımsıyorum. Yaylaya çıktığımız zamanlar gidip o bölgeyi gezerdik. Yol üstünde taş kesilen tüm o canlıları yakından görürken pek bir şeylere benzetemezdik. Ancak Karşı yamaçtan baktığın zaman at üstünde gelini, at süren atlıları sürüyü çobanı çaban köpeklerini görebiliyorduk.

Bir başka söylence daha vardır ki, bunu da yazmadan geçmeyelim. »Köroğlu ile Çoban Hikayesi« anlatımıdır derler.

(Akkoyunlular döneminde, heykeltraşlığın son derece gelişmiş olduğunu söyleyen bazı dostlarım, bu yörede gezildiği zaman, dağlarda, ovalarda çokça Ak taştan yapılmış bu tür heykellerin görülmesinin olası olduğunu belirtmektedirler. Bunlar, »Akkaya Heykelleri« olarak adlandırılır. Yöre bu görünümüyle açık hava müzesine benzemektedir.)